Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı:
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı.

Bir hayalet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rü’yalarına;
Hepsi meşhur, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: ”Belki bu son akşamdır”

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalp üzülür:
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.

Mehlika’nın kara sevdalıları
Vardılar cikrigi yok bir kuyuya,
Mehlika’nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihan..
Ufku çepçevre ölüm servileri…..”
Sandılar doğdu içinden bir an
O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bir zaman baktı o viran kuyuya.
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’ya oldu!..
Erdiler yolculuğun son demine;
Bir hayal alemi peyda oldu
Göçtüler hep o hayal alemine.

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Birgün Hasan Basri Hazretleri,çok hayati bir konuda konuşmak üzere Hz. Rabia’nın yanına geldiğinde,

Hz. Rabia ona Şöyle demişti:

‘Ey Hasan,kadının aklıyla nefsani arzuları arasındaki orantı nedir?
Şayet erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edilecek olursa,
netice hakkında fikriniz ve görüşünüz nasıldır’

Hasan Basri Hazretleri Şu cevabı verdi:

‘Kadının aklı nefsani arzularının yanında onda bir kadardır.Kadının heva ve nefislerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır.Erkeklere gelince,erkeklerin aklı dokuz fakat nefsani arzuları akıllarına kıyasla birdir.’

Bu cevap karşısında Hazreti Rabianın cevabıysa çok düşündürücüdür:

‘Ben bir iple dokuz köpeği bağlamaya güç getirirken,siz erkeklerin dokuz iple bir köpeği koruyamayışınıza doğrusu hayret ediyorum.’

Nitekim Hasan Basri Hazretleri aldığı bu cevap üzerine akıl gözyaşlarını tutamamış,hıçkıra hıçkıra ağlamış ve ‘bu öğüt bana yeter’ diyerek oradan ayrılıp gitmişti ..

Eflatun’a iki soru sormuşlar;

- Birincisi, İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ?

Eflatun tek tek sıralamış,

Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler
Ne var ki çocukluklarını özlerler
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar.
Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar.
Hiç ölmeyecek gibi yaparlar.
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.

Sıra gelmiş ikinci soruya; -“Peki sen ne öneriyorsun?”
Bilge yine sıralamış,
Kimseye kendinizi “sevdirmeye” kalkmayın !
Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi “sevilmeye” bırakmaktır.
Önemli olan; hayatta,”en çok şey’e sahip olmak” değil,”en az şey”e ihtiyaç duymaktır.

Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde,
Gözlerin uzun karanlığa dalarsa
Bir sıcaklık duyarsan üşüyen ellerinde
ve saatler gecikmiş zamanları çalarsa
Bilki seni düşünüyorum.

Bir vapur yanaşırsa rıhtıma bin, acil
Örtün karanlıkları masmavi denizlerde
Ve dinle kalbimi bak nasıl çarpıyor nasıl
Bilki seni bekliyorum.

Bir sabah gün doğarken aç perdelerini bak,
Sevinçle balkonuna konuyorsa martılar
Kendini tatılmamış bir derin hazza bırak
Dökülsün dudağından en umutlu şarkılar
Bilki seni istiyorum.

Gecelerden bir gece uyanırsan apansız
Uzaklarda elemli, garip bir kuş öterse
Bir ceylan ağlıyorsa dağlarda yapayalnız
Ve bir gün kabrimde bir kara gül biterse
Bilki seni seviyorum.

 

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Hazreti Ömer (r.a) arkadaşlarıyla sohbet ederken huzura üç genç girerler ve derler ki:

- “Ey halife! Bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.”

Bu söz üzerine Hazreti Ömer (r.a) suçlanan gence dönerek:

- “Söyledikleri doğru mu?” diye sorar.

Suçlanan genç; “evet, doğru” der. Bu söz üzerine Hazreti Ömer:

- “Anlat bakalım nasıl oldu?” diye sorar.

Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki:

- “Ben bulunduğum kasabada hâli vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor hayvana. Ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içeriden hışımla çıktı, atıma bir taş attı ve atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, bende bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı. Durum bundan ibaret.”

Bu söz üzerine Hazreti Ömer (r.a) “Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin..” buyurdu.

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

- “Efendim, bir özrüm var. Ben memleketimde zengin bir insanım. Babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zâyi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum” der.

Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a):

- “Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?” buyurur.

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar ve der ki:

- “Bu zat benim yerime kalır.” O zat, Amr İbni As’dan (r.a) başkası değildir. Hazreti Ömer (r.a) Amr’a dönerek:

- “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der.

O yüce sahâbi:

- “Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzeredir ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hazreti Ömer’e (r.a) çıkarak, gencin gelmeyeceğini dolayısıyla Amr’ın idam edilmesi yerine, maktulün diyetinin verilmesini teklif ederler. Fakat gençler razı olmaz ve “Babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz!” derler.

Hazreti Ömer (r.a) kendinden beklenen cevabı verir ve buyurur ki:

- “Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.”

Amr (r.a) tam bir teslimiyet içerisinde der ki:

- “Biz de sözümüzün arkasındayız.”

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.

Hazreti Ömer (r.a) gence dönerek buyurur ki:

- “Evladım, gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin?”

Genç vakurla başını kaldırır ve:

- “Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim” der.

Hazreti Ömer (r.a) başını bu defa çevirir ve Amr’a (r.a) buyurur ki:

- “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?”

Amr (r.a):

- “Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim” der.

Sıra gençlere gelir, derler ki:

- “Biz bu davadan vazgeçiyoruz.” Bu sözün üzerine Hazreti Ömer (r.a):

- “Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?” buyurur.

Gençlerin cevabı müthiştir:

- “Merhametli insan kalmadı demeyesiniz diye!”

İşsizin biri, temizlik işleri için Microsoft’a başvurur. İnsan Kaynakları, bir ön görüşmenin ardından test (yeri temizlemek) yaparlar ve “işe alındın, e-mail adresini ver, sana başvuru formunu göndereyim, aynı zamanda, işe başlamak için geleceğin günü bildiririm” der.

Adam çaresiz, bilgisayarının ve dolayısı ile e-mail adresinin olmadığını söyler. İnsan Kaynaklarından, onun adına üzüldüklerini, fakat e-mail’i yoksa kendisinin de var olmadığını ve kendisi de olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.

Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebinde sadece 10$ ile çıkar. Ve bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı kapı dolaşarak, 2 saat içersinde sermayesini ikiye katlar.

İşlemi bir kaç kez daha tekrar eder ve akşam eve döndüğünde 60$’i vardır. Ve bu şekilde yaşayabileceğini anlar, her sabah erkenden evinden çıkar ve aksam geç saatlere kadar çalışır ve her gün parasını üçe, dörde katlar.

Az bir zaman sonra, bir el arabası alır, bunu bir kamyonla değiştirir ve bir süre sonra artık, bir çok araçtan oluşan bir nakliye şirketi sahibidir.

5 sene geçer, adamımız Birleşik Devletlerin en büyük gıda nakliye şirketlerinden bir tanesinin sahibidir artık. Artık ailesini ve geleceğini düşünmektedir ve hayat sigortası yaptırmaya karar verir.

Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve konuşma biterken, sigortacı, teklifi gönderebilmek için adamın e-mail adresini ister. Adam e-mail ‘inin olmadığını söyler.

“Şaşırtıcı, der sigortacı, e-mail’iniz yok ve bu hanedanlığı kurabildiniz, düşünün, ya bir de e-mail adresiniz olsaydı..”

Adam düşünür ve şu cevabı verir:

- “Microsoft’ta temizlikçi olurdum.”

Eğer rızkı Allah veriyorsa,rızık için “tasalanmak” niye?

Eğer herkesin rızkı taksim edilmişse,bu “aç gözlülük” niye?

Eğer Allah malını infak edene yenisini vereceğini va’detmişse,bu “cimrilik” niye?

Eğer gerçekten cennet varsa, bu”rahat” niye?

Eğer gerçekten cehennem varsa,”günah işlemek” niye?

Eğer Münker ve Nekir’in sorgusu gerçekse,bu”gevşeklik” niye?

Eğer dünya fani ise bu”gönül rahatlığı” niye?

Eğer insan kazandığının hesabını gerçekten verecekse”mal biriktirip yığmak” niye?

Eğer herşey kaza ve kaderle oluyorsa,bu”üzüntü” niye?

Biz bahar ülkesinin çocuklarıyız. Bahar ülkesinin hiç bahar yaşamamış çocukları…

Hele birde ufukda Mart göründümü! Ümidimiz heyecana döner ve “Bu sefer tamam deriz…”

Ama Kucaklamak için ellerimizi açtığımızda illaki soğuk bir rüzgar eser, yüzlerdeki gülümsemeyi, sevincin göz yaşlarını, damarlardaki kanı donduran soğuk bi rüzgar…

İçimizin derinliklerine işleyen, Ümitleri sarsan, umut filizlerini, dona tutulma korkusuyla karşı karşıya getiren soğuk bi rüzgar…..

Eser, hemde delicesine, hesapsız, mizansız eser, hesaptan ve kuralldan nasibini almamış haliyle eser, içimizdeki iyiye dair ne varsa hepsini alıp gideceğini sanarız, sarsılırız. Bi kabz halini alır halimiz, boynumuzu büker. Baharın geleceğine dair ümidimizi bi kez daha yenileme azimine gireriz.

Kırılan umut yapraklarını, güven çiceklerini, gönlün evini onarmaya koyuluruz…..

Baharla gelecek olan yağmur tanelerinden önce gözlerimizde yağmurlar yağdırırız umuda ve ümide dair..

Gönlümüz kırık, ufkumuz dağınık, dimağımız ise bi meçhule kilitlenmiş kalır..

Toparlanma emareleri gösterdiğimiz, anlarda da, şimşekler çakar ufuklarımızda. Ardından da gök gürültüsü ile bi karanlık çöreklenir aydın dimağlarımızda. Umudumuza dair nevarsa hepsini erteleriz.

Bu, yerini bahara bırakmak istemeyen Şubatın Son Hamlesidir.

Biz bahar ülkesinin çoçukları ise bu hamle karşısında. Baharı bekleme azminden hiç vazgeçmemeye çabalar. Bi kez daha kırılır, bi kez daha öteleriz hayallerimizi. Umut olarak baktığımız yağmurdan da bi haber yaşamaya başlarız. Kırılan güven fidelerini, gönül ülkesinin konaklarını, aşkın umutlarını bahara hazırlamaya çalışırız, içimizde hafakanlar yaşaya yaşaya…

Biz inanırız bir gün bahar gelecektir. Biz biliriz ki bu gecenin vardır sabahı, bu kışın vardır bi baharı…..

Biz umutlarımızı tazeler, kırılan güven fidelerinin yerine yeni fideler diker, yeniden gönül konakları yaparız. Ve bahar geldiğinde onların hazır olacağına olan inancımızı hiç kaybetmeyiz…

 

Bir Fransız entellektüel , Çanakkale savaşı sırasında Trakya’da dolaşmaktadır .

Ordusu , en zor zamanında böylesine müthiş bir direniş sergileyen bir milletin cephe gerisinde ne yaptığını , nasıl yaşadığını merak etmektedir.

Yolu bir kenar mahalleye düşer.

Sokakta üç çocuk görür , üstleri başları perişandır.

Kıyafetleri çeşitli çuvallardan uydurulmuştur.

Neşe içinde oynayan cocuklarla konuşmak ister.

Öğrenir ki ; babaları cephededir.

Tam o sırada kenardaki ha yıkıldı ha yıkılacak şekilde duran bir kulubeden çilesi yüzüne heybet olarak vurmuş epeyce yaşlı bir kadın çıkar.

Ve cocuklara doğru seslenir :

Cihangir , Gazanfer , Muzaffer ! Oğlum , çorba yaptım gelin için !

Fransız aydını, o heybetli Anadolu ninesinin haykırdığı isimleri birer birer aklından geçirir ve En mağlup zamanında bile çocuklarına Cihangir (Cihanı fetheden) , Gazanfer (Kükremiş arslan) ve Muzaffer (Zafer kazanan) ismi veren bir millet asla mağlup olamaz ! der..

 

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben susuzluk hastalığına tutulmuş bir hastayım su beni çekti getirdi, suyun beni öldüreceğini bilsem de şimdi sudan kaçamam. Yüzlerce kez ölsem de, bin kez can versem de bu böyledir. Üstelik bir zamanlar sevgiliden kaçtığım için de çok pişmanım. Şimdi varın, deyin ona ,ne kadar öfkeliyse benden çıkarsın öfkesini, benim aşk sarhoşu olan canıma ne istiyorsa yapsın, bu aşk mahkûmuna ne ceza reva görüyorsa işlesin!

Şimdi kurban bayramıdır, ben de onun kurbanlığı. Bir kurbanlık, ancak bayramda kesilmek için beslenir. Ben bu canımı kurbanlığa hazırladım. Ruhumun haşrı, canımın dirilmesi için nefsimin kurban olması gerek. Hayat ancak nefsin ölümündedir. Âşıklar ruhun dirilmesini nefsin ölümünde buldular.

Susuzluk hastasının ölümü sudan olacak madem ,bir can korkusu ile sevgiliden kaçar mıyım artık? Irmağın gölden, ya ki denizden kaçtığı nerede duyulmuş. Ben göl olmaya , belki denizde kendimi yok etmeye, o denize katışmaya gelmişim, yitmekten korkar mıyım?. Irmaktaki su denize akınca sıfattan ve addan kurtulup zatı baki kalır. İşte bu yüzden bir zamanlar Sevgiliden kaçtığım için pişmanım. Şimdi kendimi onun güzellik fidanına asmak için geldim. Deyin gönüller sultanına ki suçlu kulu idamına razı olup gelmiştir.”

OD,İskender Pala

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.